Ebu Hureyre'in naklettiğine göre bir gün Allah Resulüne: Hangi kadın daha hayırlıdır ya Resûlallah?diye soruldu. Peygamber Efendimiz (s.a.v.)e: "Bakıldığında temizliği ve güler yüzlülüğüyle kocasını neşelendiren, birşey istendiğinde yerine getiren, nefsi ve malı hususunda kocasının hoşlanmadığı tutum ve davranışlardan uzak duran kadındır buyurdular." (Nesaî, Nikâh, 14)


Genel anlamda bakıldığında hayırlı kadın olmanın önceliği Allah ve Resûlünün emirlerini başının üstünde tutmak demektir. Bu durum; Ben, insanları ve cinleri ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.(Zariyat, 56) emri ilahisine muhatap olmakla alakalıdır. Aile içerisinde hanımın takva ve istikameti, kocasını, çocuklarını, akrabalarını ve hatta komşularını hayır ve hasenata teşvik edecek mahiyette olmalıdır. Hayırlı kadın, etrafına saadet saçan, huzur veren, cennet kokulu bir çiçektir.


Nasıl ki namaz kılmak, oruç tutmak, Allah'I zikretmek vs. kulluğumuzun bir parçası ise ailede yüklendiğimiz görev ve sorumluluklarımız da kulluğumuzun bir diğer parçasıdır. Her türlü huzurun -ferdin iç huzuru, ailevi huzur ve toplumsal huzurun- sağlanmasının ilk ve en önemli şartı insanın kulluğunun farkına varıp bunun gereklerini yerine getirmesi ile mümkündür. Onun için Peygamber Efendimiz (s.a.v.)n; "Kadın, dört hasleti için nikâhlanır: Malı için, nesebi için, güzelliği için, dini için. Sen dindar olanını seç ki huzur bulasın."(Buhari, Nikah, 15; Müslim, Rada, 53) ifadesi hayırlı olanın tercih edilmesi ile ilgili bir göstergedir.


Burada hayırlı olmak feminist mantıkta olduğu gibi erkek ve kadının üstünlük mücadelesi içerisine girmesi ile ilgili değil; bilakis herkesin yaratılışına uygun olarak yüklendiği görev ve sorumluluklarını yerine getirmesi ve yaratılışına uygun sosyal konumunu sahiplenmesi ile ilgilidir. Allah, erkeğin beden ve psikolojisini, beğenme, sahiplenme ve yönetme gibi fonksiyonları yükleyerek yaratırken; kadını da beğenilme, korunma ve eşinin güven şemsiyesi altına girme özellikleri ile yaratmıştır. Böylece erkek ve kadın birbirlerini tamamlayarak bütünü oluştururlar. Ayette erkeğin kadına üstünlük ifade eden Kavvam (üstünlük) kelimesi rastgele bir ifade değildir; daha çok, Milletin efendisi, onlara hizmet edendir."hakikati üzere, sorumluluklarını ifade eder. Unutmamak gerekir ki verilen her sorumluluğun mutlaka bir gün verilecek bir hesabı da vardır.


Hayırlı bir kadın olmak kocası kâfir olup kendisi mümine olan ve müminlere misal olarak gösterilen Firavun'un eşi Hz. Asiye'e kendini sembolleştirir. Hz. Musa (a.s.) zamanında yaşayan ve İsrailoğulları'nın kızlarını alıkoyup erkek çocuklarını öldürttüğü bir dönemde, kocası Firavun'u ikna ederek Hz. Musa'yı öldürtmeyen ve Hz. Musa (a.s.) büyüyüp risalet görevini yerine getirince ona ilk iman edenlerden biri olan Hz. Âsiye'ye kendini gösterir. Firavun, hanımının Hz. Musa (a.s.)'ya iman etmesine dayanamayıp ona işkenceler yapmış ve bu işkenceler sonunda da Hz. Âsiye'yi şehit etmiştir.


Resûlullah (s.a.v.) kemâle eren dört kadından biri olarak Hz. Âsiye'yi saymış ve ondan övgüyle söz etmiştir. Gerçekten, kocaları küfre hizmet eden fakat kendileri evlerinde Allah'ı zikreden ve Allah'ın emirlerine göre yaşayıp iffetini koruyan mümine hanımlar için Hz. Âsiye güzel bir örnektir. (Tahrim, 10) Onların bu sabırları ve imanlarında sebatları elbette bir gün kocalarını da imana getirmelidir. Eğer eşlerinin İslam'a gelmeleri pek muhtemel değilse, müminelerin böyle bir evliliği yaşamaları zaten İslam fıkhına göre caiz değildir.


Hayırlı bir kadın olmak saf, temiz ve erdemli bir teslimiyetin göstergesi olarak Hz. Meryem misali kendini Allah'a adamaktır. Allah demek anlam demektir. Allah'sız bir hayat anlamsız bir hayattır. Hayatına bir anlam katamayan kadının, aile oluşturmak gibi sorumluluk gerektiren bir yükün altına girmesi, dahası bu yükü sonuna kadar götürmesi oldukça zordur. Allah'a iman, tevhid inancının birinci basamağıdır. Tevhid inancı, var olan hiçbir şeyin Allah'tan bağımsız olmadığına inanmaktır. Bu inanca göre her şeyin bir anlamı, yeri, görevi, sorumluluğu ve hikmeti vardır. Bu bağlamda; Allah, iman edenlere namusunu koruyan, İmranın kızı Meryem'i de misal gösterir." (Tahrim, 12) Bu misal kadınların özel durumlarından dolayı Beyt'ül Makdis'e hizmetlerine müsaade etmeyen ve kurallara göre imkansız olan bir durumun zıttına bile olsa Beyt'ül Makdis'e hizmette bulunmayı gerektirir ki; aslında her kadının Beyt'ül Makdis kendi evidir.


Düşünün bir kere Hz. Zekeriyya (a.s.) gibi bir Peygamberin koruması altında yetişmesi, Zekeriyya Aleyhisselamın onun için mescidde özel bir yer (mihrab) tahsis etmesi ve burada sürekli ibadet ve dua ile meşgul olması adanmışlığa bir hazırlıktır. Hz. Meryem, bu temiz ortam içerisinde iffetli ve şerefli bir şekilde yetişti. Allah Teâlâ'nın koruması altında Beyt'ül Makdis civasında hayatını sürdürdü ve melekler sürekli gelerek, kendisine Allah indindeki makamını ve Allah'ın onu diğer kadınlar arasından bir peygamber annesi yapmak için seçtiğini müjdeledi. Bu durum Hz. İsa'nın doğum anındaki ve sonrasındaki sıkıntılarına da bir hazırlıktı aslında...Her haliyle bir adanmışlıktı söz konusu olan...

Hayırlı bir kadın olmak Hz. Hatice misali sadakat ve sorumluluğun bilincinde olmaktır. Aslında aile sorumlulukların ve yükümlülüklerin, sevinç ve tasaların paylaşıldığı, dertlerin anlaşıldığı, kişilerin kaynaştığı, dinin ve değerlerin birlikte yaşandığı bereketli bir alan değil midir? Bu bağlamda eşler birbirlerinin sevgilisi, dostu, arkadaşı, sırdaşı, yardımcısı ve destekçisi olmalıdır. Eşlerin birbirlerini şartsız kabul etmeleri ve sevmeleri gerekir. Şartsız benimseme, kişinin sadece davranışlarından dolayı değil, bir eş olduğu için sevildiği anlamına gelir. Güven duygusu ise insan için en zaruri duygulardan birisidir. Kişinin güven duymadığı bir insana bağlanması mümkün değildir. Ailede güven olmazsa bu, ailenin peşinen çökmüş olduğu anlamına gelir.


Eşlerin birbirlerinin sıkıntılarıyla, başkaları ile olan problemleriyle, yaptıkları iş ve faaliyetleriyle ilgilenmeleri, zorluklarla başa çıkmayı kolaylaştıracaktır. Aile içerisinde paylaşma ve dayanışma duygusu varsa, aile bireylerinin hayat içerisinde karışlaştıkları tüm zorlukları, aileyle birlikte aşacaklarına olan inançları pekişir. Bu da aileyi birbirine kenetler ve daha çok fedakârlık yaparak zor zamanlar için yatırım yapmalarını sağlar.


Peygamber Efendimiz (s.a.v.) tebliğine başladığında kendisine ilk ve en büyük destek kimden geldi dersiniz; tabii ki Hz. Hatice'den...Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Hira mağarasından telaş içinde dönüp: Ya Hatice: Bana kim inanır?...dediği zaman, o mübarek zevce: Allah'a yemin ederim ki, Allah seni hiçbir vakit utandırmaz (mahrum etmez); çünkü sen, akrabanı himaye edersin, işini görmekten aciz olanların ağırlığını yüklenirsin, fakire infak eder, kimsenin kazandıramayacağını kazandırırsın, misafire ikram edersin, hak yolunda zuhûr eden hadiselerde (halka) yardımda bulunursun...dememiş miydi. Hatta devamla: Ey Allah'ın elçisi! Seni kabul eder, tasdik eylerim. Bu Allah yoluna önce beni davet et!...diyerek hayatı boyunca Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'n İslam davasında sadık bir müşaviri, dert ortağı, teselli ve huzur kaynağı olmuştur. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) de engin vefası ve yardımları sebebiyle hanımını ömür boyu hayırla yâd etmiştir.


Bir aile sohbetinde Hz. Hatice'yi uzun uzun anlatarak bazı hatıraları yeniden naklederken ve geçmiş günlerden bahsederken Hz. Âişe'in hayret ifade eden bir üslupla:


"Ya Resûlallah, senelerce evvel ölüp gitmiş olan yaşlı bir kadını, bu kadar hatırlayıp yâd etmekte ne fayda var? Allah, size, ondan daha genç ve güzelini ihsan etmiş; ağzında dişi bile kalmamış bir ihtiyar kadın yerine daha gencini vermiştir "diye söylediğinde Hz. Âişe'ye hitaben Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'in mübarek dudaklarından, Hz. Hatice'yi niçin unutmadığını bildiren şu sözler dökülmüştür:


"Ya Âişe! Seneler geçtiği halde Hatice'yi unutmayışım, onun dış güzelliğinden değildir. Herkes beni red ve inkar ederken, Hatice bana inandı ve beni tasdik etti. Etrafımdaki müşrikler bana, Yalancısın...derken Hatice bana; Doğru söylüyorsun, asla çekinme!...dedi. İnsanlar benden herşeyi esirgediği zaman, Hatice bütün servetini önüme sererek, Bunların hepsi emrindedir, istediğin kadar harcayabilirsin...dedi. Dünyada yalnız kaldığım günlerde, Hatice benden asla geri kalmadı; Bunların hepsi geçicidir, üzülme, ileride bu güçlükleri kolaylıklar takip edecektir...dedi. İşte ben, Hatice'yi, bu fedakârlıkları için unutamıyorum....

Unutmamak gerekir ki Hz. Hatice Allah'ın selamına ve Resûlullah (s.a.v.)'in övgüsüne nail olacak derecede faziletli ve şerefli bir kadın; imanda, sabırda, iffette, güzel ahlakta ve sadakatta ise örnek bir eştir.


Hayırlı kadın olmanın bir göstergesi de ilim ve ahlakta örnek olmaktır. Bu, küçük yaşlardan itibaren Hz. Ebu Bekir gibi bir babanın eğitim ve öğretiminden geçen Hz. Âişe'de kendini sembolleştirir. Daha küçük yaşlarda iken okuma-yazma öğrenen, zekâsı ve kabiliyetiyle etrafının dikkatini çeken, öğrendiklerini unutmayan ve hafızası çok kuvvetli olan; akıllı, zeki, âlime, edibe, iffet sahibi bir hanım olmak demektir.


Hz. Âişe, ilminin yanında güzel ahlaklı, merhamet dolu, cömert ve ibadete düşkün, çok zeki bir kadındı. Hepsinin başında en mümtaz vasfı ise İslam'a ve ilme olan büyük hizmeti idi. Müslüman bilginler arasında yaygın bir rivayete göre fıkıh ve dinî ilimlerin dörtte birini Hz. Âişe nakletmiştir. Ebû Mûsa el-Eş'ârî: "Bizler, müşkül bir mesele ile karşılaştığımızda gider Hz. Âişe'ye sorardık" demiştir. Hakkında İmam Zührî: "Eğer zamanının bütün alimlerinin ve peygamberimizin diğer zevcelerinin ilmi bir araya toplansa, Hz. Âişe'nin ilmi yine daha ağır basardı" derdi. Ashab, karakter ve hafızasına güvendikleri ve ayet-i kerime ile övüldüğünü bildikleri için birçok meseleyi ondan sorar ve öğrenirlerdi.


Hz. Âişe, Medine'de Peygamberimizin muharebelerine katılır ve diğer sahabe hanımları gibi harpte yaralıların tedavisiyle bizzat meşgul olurdu. Uhud gazasında sırtında su ve yiyecek taşıyıp yardım için Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'İn hep yanında kalmıştır. Hatta, peygamberimizin Uhud'da müşriklerin taşlarıyla yaralanan mübarek yüzlerine, hasır yakıp külünü basarak kanlarının durmasını sağlamış ve bir ara Uhud'da kılıçla cepheye gitmek istemişse de, Resûlullah (s.a.v.) buna müsaade etmemiştir.


Hayırlı bir kadın olmanın diğer bir göstergesi de olaylar karşısında siyasi ve stratejik kararlar alma yeteneğine sahip olmaktır. Bunu bir savaş esnasında esir düşen ve gerekli fidyeyi bulamayınca Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'den yardım isteyerek özgürlüğüne kavuşan Hâris'in kızı Cüveyriye ile Ümmü Seleme'de görürüz. Kabile reisinin kızı olması hasebiyle aldığı kararlarda kabilesinin tamamının Müslüman olmasına vesile olmuş ve Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ile evlenerek hayatını ibadetle geçirmiştir.


Bu örneklik Ümmü Seleme'de daha açık bir şekilde kendini gösterir. Bu bir kadının, kocasını, birisine danışmak ihtiyacı içinde görmesi, bütün samimiyet ve iyi niyetiyle kocasının yanında olduğunu hissettirmesiyle alakalıdır. Hudeybiye anlaşması esnasında Ümmü Seleme validemiz, ashab-ı kiramın itirazlarından çok üzülen Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'i teselli etmiş ve emrettiği şeyi önce kendisinin yapmasını tavsiye etmiştir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'in tıraş olup ihramdan çıktığını gören ashab-ı kiram da ihramdan çıkmışlar, Ümmü Seleme'in stratejik öngörüsüyle bu mesele de olumsuz neticelere yol açmadan çözülmüştür. Burada asıl olan kadın ve erkeğin her konuda birbirini tamamlayan asıl unsurlar olduğu gerçeğidir.


Son olarak hayırlı bir kadın olmanın göstergelerinden bir diğeri de eşlerin sorumluluk duygusunu hissetmeleriyle alakalıdır. Eskilerin "mesuliyet"dedikleri sorumluluk ailede eşin önce kendisini yetiştirmesi, koruması, görev bilincinde olması, yükümlülüklerini yerine getirmesi, sonra da eşi, çocukları, büyükleri ve akrabalarına karşı nasıl davranacağını bilip bunlara karşı sorumluluklarını yerine getirmesidir. Bu kendisini Hz. Fatıma'da sembolleştirir.


Çocukluğunu İslam'ın en zayıf, müslümanların en çok ezildiği bir ortamda Hz. Hatice gibi bir annenin terbiyesi altında geçiren, babasının ve müslümanların çektiği acılara en az onlar kadar ortak olan, babası evden çıkıp İslam'ı tebliğ ederken ya endişe içinde merakla kapıda bekleyen ya da babasını adım adım izleyip onu kollamaya çalışan, babasından ayrılıp Hz. Ali ile evlendiği zaman Hz. Peygamber'in mescidine bitişik, zemini toprak eve yerleşirken çeyiz ve ev eşyası olarak fazla bir şey götürmeyen, Müslümanların çektiği sıkıntılar ve savaşlar nedeniyle diğer müslümanlar gibi yarı aç, yarı tok yaşıyan ve Peygamber kızı olmasından dolayı hiçbir ayrıcalığı olmayan bir kadındır Hz. Fatıma...

Hz. Ali ticaret yapıp dünya malı biriktirme yerine Hz. Peygamber'in kâtipliğini yapıyor, İslam ümmeti için ilim biriktiriyordu. Hz. Fatıma ise avuçları kabarana kadar un öğütüp kendi işini kendi yapıyordu. Bu yuvada katı kurallar yoktu; Hz. Ali ev işlerinde Hz. Fatıma'ya yardımcı oluyordu, Hz. Fatıma da Hz. Ali'ye...Hz. Fatıma'nın ev işlerinde çok yıprandığını gören Hz. Ali Peygamberimize gelerek bir hizmetçi verip veremeyeceğini sorduğunda Hz. Peygamber (s.a.v.); "Ya Fatıma, Allah'tan kork; Rabbinin farzını ifâ et; eşinin hizmetine bak. Yatağına girdiğinde otuz üç defa Sübhanallah, otuz üç defa Elhamdulillah ve otuz dört defa da Allahu Ekber de...Bunların toplamı yüzdür; bunları okuman senin için daha hayırlı olacaktır" diyerek bu isteği geri çevirdi; onlar da razı oldular.


Gerçekte, Hz. Fatıma isteseydi çok lüks bir hayat sürebilir, bir değil birçok hizmetçisi olurdu. Müslümanlar Hz. Peygamber'in biricik kızı razı olsun, iyi bir hayat sürsün diye tüm varlıklarını onun önüne serebilirlerdi. Ama o lüksün yerine tevekkülü seçti; tıpkı İslam toplumunun diğer fertleri gibi. Fakirlere, kölelere, zayıflara baktı; zenginlere değil. Hz. Fâtıma annesi Hatîcetü'l-Kübrâ'dan kalan bütün mirası İslam yolunda Allah için Resulullah'a vermiş ve evlendiği zaman sıkıntılarla karşılaştığında da bunda hiçbir pişmanlık duymamıştı.


Hz. Fatıma ve Hz. Ali örnek bir İslam ailesi oluşturdular. İhtiyaçtan fazlasını elde tutmadıkları gibi ihtiyaçları olduğu halde muhtaçlara verdiler, kendileri sabrettiler. Bir elbiseleri olurdu genellikle ve onu gece yıkayıp gündüz tekrar giyerlerdi. Hatta bir defasında Hz. Fatıma babasının yanına üzerinde kısa, başını örtse ayağı, ayağını örtse başını açıkta bırakan bir elbise ile çıkmıştı... Onun kısa yaşantısında gösterişe, giyim-kuşama, eşyaya, leziz yemeklere ayıracak zamanı olmadı. Onun ve peygamberin terbiyesinde yetişen diğer kadınlar gözünde giyim, iffeti koruyacak, tesettürü sağlayacak bir örtüden ibaretti. Hatta tesettür farz kılındığı zaman üstlerine örtecek elbise bulamayan kadınlar yatak çarşafları ve perdelerle tesettür emrini yerine getirdiler.


Bu aile aynı zamanda cömert bir aile idi. Oruçlu oldukları bir günün akşamı iftar için hazırladıkları bir miktar yiyeceği sofraya koymuşken kapıya gelen bir yoksula verirler ve suyla iftar edip ertesi gün yine oruç tutarlardı.. O akşam bir yetim, üçüncü akşam bir esir gelir ve her defasında bir parça yiyeceklerini aç oldukları, canları çektiği halde yoksula, yetime ve esire yedirirler, kendileri de sadece su ile üç gün oruç tutarlardı.


Bu evliliklerinden Peygamberimizin övgüsüne mazhar olan torunları Hz. Hasan, Hz. Hüseyin, Muhsin, Ümmü Gülsüm ve Zeyneb adında üçü erkek ikisi kız beş çocuğu olmuş ve çocuklarının herbirini İslam ahlakı ve üstün ilimle yetiştirmiştir. İslam bayrağını kendilerinden sonra dalgalandıracak Hz. Hasan, Hz. Hüseyin ve Hz. Zeynep gibi çocuklar kazandırmıştır bu ümmete...

Kur'an'ı okuduğumuz zaman ailede "gönül huzuru (sekîne), dostluk (meveddet) ve rahmet"arandığı, sorumlulukların paylaşıldığı, "İyilikle yaşama"ın hedeflendiği, eşlerin birbirine tutamak, dayanak ve korunak oldukları görülür. Peygamberimizin sözlerine, tavırlarına ve uygulamalarına bakınca da sağlıklı bir yuva kurmanın önemi, aileyi korumanın gereği, aile fertlerinin birbirine karşı görevleri, eşler arasında adaletli, ölçülü, sabırlı, anlayışlı, fedakar, sevgi ve merhamet dolu olmanın önemi anlatılır. Bu ise hayırlı erkeklerle birlikte hayırlı kadınlarla mümkündür. Onun için Fahri Kainat Efendimiz (s.a.v.); "Sahip olunan şeylerin en efdali; zikreden bir dil, şükreden bir kalp ile sâliha bir zevcedir."(Tirmîzî, Tefsir, 9/9) buyurur.


Hatta farklı bir rivayette olayı daha açık bir şekilde ifade eder: "Mümin, Allah'a takvâdan sonra en ziyâde sâliha bir zevceden hayır görür. Böylesi bir kadına emretse itaat eder, ona baksa sürur duyar, bir şeyi yapıp yapmaması hususunda yemin etse, kadın bunu yerine getirerek onu yeminden kurtarır, kadınından ayrılıp uzak bir yere gitse, kadın hem kendi namusu ve hem de adamın malı hususunda hayırhâh ve dürüst olur."(İbn-i Mâce, Nikah, 5)


Esan Gül