HZ.PEYGAMBER(s)’İN ÜSTÜN AHLÂK ÖRNEKLİĞİ

Kerim BULADI


Bir davanın hedefine ulaşabilmesi ve başarı ile noktalanabilmesinin en başta gelen temel ilkeleri güzel ahlâk, azim, cesaret ve yiğitliktir. Hak davasını insanlara tebliğ etmek ve anlatmakla sorumlu tutulan kimselerin en belirgin özelliği yürekliliktir. Allah Teâlâ’nın insanları irşat etmek için gönderdiği bütün peygamberlerin ve onları hakiki manada takip edenlerin sahip olduğu üstün meziyetlerin başında güzel ahlâk, azim ve cesaret gelmektedir. Onlar, Allah Teâlâ’dan aldıkları görevleri, hiçbir kimsenin taktir ve tehdidine aldırış etmeden, kabul ya da reddini hesaba katmadan tebliğ etmeye çalışmış, gevşeklik göstermemiş, ümitsizliğe düşmemiş ve yılmamışlardır. Zaten zorluklar, sıkıntılar ve çeşitli problemler, hak davasının en belirgin özelliği ve karakteridir. Bu yazımızda, zikredilen hususlarda Kur’ân’ın açıkladığı örnekleri ve üstün ahlâk sahibi şahsiyetlere dair ortaya koyduğu özellik ve ilkeleri anlatmaya çalışacağız.


Kur’ân-ı Kerîm, bütün peygamberleri yüksek ahlâk, azim, karakter ve cesaret sahibi olarak takdim etmektedir. (bkz. Ahkâf, 46/35). Allah Teâlâ’nın insanlar arasında peygamber olarak seçtiği bu üstün şahsiyet sahibi kimseler, görevlerini yerine getirirlerken asla cesaretlerini kaybetmemişlerdir. Allah’ın emir ve yasaklarını insanlara tebliğ ederlerken korkmamış ve tedirginlik göstermemişlerdir. Kur’ân, bu konuda onlar hakkındaki şehâdeti şöyledir: Daha önce gelip geçen o peygamberler, Allah’ın vahiylerini tebliğ eden, Allah’tan korkan, başka hiçbir kimseden korkmayan kimselerdir. Allah, hesap görücü olarak yeter.”[1]


Allah Teâlâ, bu âyette, Şevkânî’nin açıklamasına göre, peygamberlerini kullarına yaptıkları tebliğ görevinden, davranış ve sözlerinde sadece kendisinden korktuklarından dolayı övmektedir. Onlar, Allah’tan başkasından korkmazlar, insanların ileri geri konuşmalarına ve ayıplarını araştırmalarına aldırış etmezler, bütün saygı, sevgi ve korkularını Allah’ a hasretmişlerdir.[2]

Görüldüğü gibi, hak davasının tebliğcileri ve temsilcileri olan peygamberler, Allah’tan başkasından çekinmemiş ve kendilerine tevdi edilen görevi yerine getirirlerken moral ve cesaretlerini asla kaybetmemişlerdir. Kur’ân, onların varisi durumunda olan ilim-irfan erbabının da aynı yolu takip etmelerine dair bir sürü misal ortaya koymuştur.

Kur’ân-ı Kerim, Hz. Peygamber’imizin, en üstün şahsiyete ve karaktere sahip bulunduğunu “Sen elbette yüce bir ahlâk üzeresin”[3]ilahî mesajı ile duyurmaktadır. Onun dışında hiçbir varlık böyle bir övgüye mahzar olamamıştır. Allah tarafından yapılan bu açıklama, onun varlıklar içerisindeki saygınlığını, üstünlüğünü ve şerefini en bariz bir şekilde göstermektedir. Ezelden ebede doğru uzanan ve hiçbir kimsenin ulaşamayacağı söz konusu ahlâkî üstünlük, onun en seçkin bir insan olduğuna en büyük bir delildir.


Peygamber(s.), “Ben ancak ahlâkî güzellikleri tamamlamak için gönderildim.”[4] buyurarak peygamberliğinin gayesini ve özünü bu yüce hedefle açıklamıştır. O, mükemmel ve evrensel bir risâletin sahibidir. Onun risâletinin temel gayesi, emaneti, doğruluğu, adaleti, şefkati, merhameti, iyiliği, sadakati, ahde riayeti, özün ve sözün birbirine uyumunu insanlar arasında hakim kılarak temiz bir toplum oluşturmaktır. Onun risaletinin amacı, zulmü, azgınlığı, şiddeti, nefreti, adaveti, fitneyi ve fesadı ortadan kaldırmaktır. En yüksek ahlâka sahip olan Hz. Peygamber’e, bu üstün görevlerinin gereği olarak şu talimatlar verilmiştir.


“O halde yalancılara boyun eğme. İsterler ki, sen yumuşak davranasın da onlar da sana yumuşak davransınlar. Yemin edip duran, aşağılık, daima kusur arayıp kınayan, durmadan laf getirip götüren, iyiliği hep engelleyen, saldırgan, günaha dadanmış, kaba ve haşin bütün bunların ötesinde bir de soysuzlukla damgalanmış kimselerden hiçbirine, mal ve oğulları vardır diye, boyun eğme.”5


Bu âyetlerde anlatılan özelliklerin Velid b. Muğîre adındaki müşrike ait olduğu bildirilmiştir. O, Hz. Peygamber’i mecnûn (deli) diye ayıplayınca Allah Teâlâ da onu on tane olumsuz vasıfla anmıştır. Âlimlerin çoğunluğuna göre bu âyetlerde anlatılan şahıs Velid b. Muğîre’dir.[6]Ancak bu anlatım, sadece Hz. Peygamber’in risâletini ve tebliğ ettiği gerçekleri inkar eden Velid b. Muğîre’yi kapsamakla kalmaz. Kıyamete kadar hak davasının önüne dikilen bütün yalancıları, zalimleri, servet ve nüfûzunu kullanarak İslâm’ın yayılmasına ve tebliğ edilmesine mani olan herkesi içine alır.


En yüce ahlâka ve en nezih karaktere sahip olan Hz. Peygamber’den, taşıdığı bu üstün özelliklere yakışan bir davranış, bir karşı koyma ve direnme istenmektedir. Yalancılara, hak ve batıl konusunda işi gücü yemin edenlere, insanların kusurlarını araştıranlara, söz getirip götürerek halkın arasını ve toplumun huzurunu bozanlara, hayırların en başında gelen iman, Allah yolunda harcamalar ve salih amel gibi üstün değerlere mani olan ve karşı çıkanlara, zalimlere, günahı bir hayat tarzı edinmiş olanlara, kaba, sert ve katı davrananlara, soysuz ve asaletsizlere, serveti, nüfûzu ve taraftarları ile öğünen ve bunları hakkın yayılmaması ve batılın hakim olması için kullananlara asla boyun eğmemesi istenmiştir.


Görüldüğü gibi, bu hususta gösterilecek azim, cesaret, direnç ve sebat tek bir özelliğe bağlanmış ve bir noktaya dayandırılmıştır ki, bu da “en üstün ahlâk” ilkesidir. Demek ki, en üstün ahlâka sahip olmanın vazgeçilmez prensibi, cesarettir. Kur’ân’ın ve Hz. Peygamber’in ahlâkı ile donanan kimselerin, inandıkları ve temsil ettikleri davanın tebliği, yayılması ve toplumda hatta bütün insanlar arasında hakim olması için asla yılgınlık göstermemeleri gerekir. Onların iman ajandasında korkunun, ürkekliğin ve tavizin belirtileri bile olmamalıdır.


Hz. Peygamber’in varisi olan âlimlere ve ona ümmet olma şerefine nail olan mü’minlerin, küfür, şirk, zulüm, şiddet, baskı karşısında zafiyet göstermemeleri, onların üstün ahlâkının vazgeçilmez ilkesidir. Şayet bugünkü Müslümanların, davalarını anlatırken ve yaşarlarken, korkaklıkları, gevşeklikleri ve acziyetleri söz konusu ise bunun, Hz. Peygamber’in ahlâkının yeteri derecede hayata hakim kılamamaktan kaynaklandığını söylemeye bile gerek yoktur.

Müşrikler Peygamberimizden taviz istediler. Tevhid mücadelesinde esnek davranmasını talep ettiler. Tapındıkları putlarını ve kendilerini tenkit etmemesini ve kötülememesini arzu ettiler. Hz. Peygamber’den istemedikleri, hoşnut olmadıkları şeyleri bırakmasını ve onun da razı olmadığı şeyleri kendilerinin bırakacağını söylediler. Böyle bir teklifle Hz. Peygamber’e gelerek arayı yumuşatmayı murat ettiler. [7]


Bu konuda merhum Elmalılı Hamdi Yazır’ın değerlendirmesi oldukça mühimdir. “Arzu ettiler ki sen yağcılık yapasın. Onları yağlasan, yaptıklarına, alçak maksatlarına, haksızlıklarına ilişmesen, olur desen, yalanlarına yağ sürsen diye istediler de onun için yalanlamaya kalkıştılar. Yoksa sen yağcılık edecek, maksatlarını yerine getirerek arzularını devam ettirecek olsaydın, böylece sen de onların sapıklıklarına katılmış olsaydın, o vakit yaltaklanacaklardı. Onlar da sana yağ çekecek, yalanı doğrulayacak, ne büyük, ne akıllı adam diyeceklerdi. Fakat sen onlara yağcılık yapmayıp doğru söylediğini, Allah’ın emrini, peygamberliğini bildirdiğin için öyle iftiraya kalkıştılar ki, bile bile yalan söylediler. Onun için sen onlara itaat etme, arzularına yağ sürme. İşte yüce ahlâkın ilk prensibi budur. Demek ki dil ve kalem kendilerine yemin edilmeye layık varlıklar olmakla beraber doğru söylemek için çalışmayan yağcı diller, yağcı kalemler ve onları dinleyenler, büyüklükten, yüce ahlâktan, ve akıldan uzak ve itaat edilmeye layık olmayan zavallılardır. [8]


Kalem Sûresi, adını içinde geçen “kalem” kelimesinden almıştır. İlmin tespitinde, aktarılmasında ve gelişmesinde çok önemli bir vasıta olan kalem, Kur’ân’ın ilk inen âyetleri arasında geçmesi dikkate şayandır (bkz. Alak, 96/4).


Allah Teâlâ’nın kaleme ve satır satır yazılanlara yemin etmesi, bu sûrenin önemine, okunmasına ve yazılıp anlatılmasına büyük önem atfedildiğini gösterir. Çünkü bu sûrenin 4. âyetinde âlemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Muhammed(s.)’in yüce ahlâkı övülmekte ve onun çok yüksek bir şahsiyete sahip olduğu bildirilmektedir. Bu durum, onun risâletinin ana hedefinin ahlâkî faziletleri tamamlamak için olduğunu göstermektedir. Ahlâkî faziletlerin topluma hakim olmasını sağlayacak ana ilkeler yukarıda anlamlarını verdiğimiz âyetlerde sıralanmıştır. Hakkı tebliğ eden ve savunanların, batılı hayat tarzı seçenlere karşı nasıl tavır takınmaları gerektiği açık bir şekilde ifade edilmiştir. İnsanlık tarihinde hak ve batılın arasındaki asıl mücadele de bu temel konularda olmuş ve olmaktadır. Âyetlerde sıralanan ilkeleri yerine getirme gayretinde olanlar, batılın temsilcilerine karşı asîl ve cesur bir duruş sergileyenler, hep galip gelmiş, sergileyemeyenler, taviz üstüne taviz verenler ve acziyet gösterenler ise hep mağlup olmuşlardır.


Bugün toplumda ve genel anlamda dünyamızda iyi ile kötünün mücadelesi de bu eksende devam etmektedir. Zinayı, alkolü, müstehcenliği ve her türlü insanın fıtratını karartan ve lekeleyen günahları çağdaşlık alameti kabul eden ve bunları ilericiliğin ve modernleşmenin bir tezahürü olarak gören zihniyet ile bunların karşısına dikilen ya da suskun kalan zihniyet arasındaki çekişme de buradan kaynaklanmaktadır. Şayet birilerinin günahını, hayat tarzını, ahlâk ve iffetten yoksun olan davranış ve uygulamasını tartışmaz ve tenkit etmezsen, Elmalılı merhumun dediği gibi, “ne büyük, ne akıllı, ne çağdaş, ne demokrat, ne ilerici, ne anlayışlı adamsın” şeklinde övülür, göklere çıkarılır hatta ödüllendirilirsin. Ahlakından, itikadından, örfünden, örtünden taviz verirsen, el üstünde tutulursun. Üstün değerlerinden, inancından ve ahlâkından taviz vermediğin taktirde ise, kınanır ve ayıplanırsın.



Kalem Sûresinde Hz. Peygamber’in şahsında bütün Muhammed ümmetine verilen talimatların esprisini iyi kavramak gerekir. Üstün karaktere sahip olanların, azmi ve cesareti ile dünyaya barış ve güven gelmiş ve medeniyetler kurulmuştur. Üstün ahlâka sahip olanlar, hiçbir haksızlığa boyun eğmez, zulmü, baskıyı, insan haklarına tecavüzü ve çeşitli günahları bir hayat tarzı haline getirmiş kimselere itaat etmez.




Bugünkü toplumun, üstün ahlâkla donatılmış cesur liderlere, ilim adamlarına ve yiğit insanlara ihtiyacı vardır. Cesaret, üstün ahlâkın bir özelliğidir. Üstün ahlâka sahip olanlar, toplumun yükselmesi ve insanca yaşaması için hiçbir şeyde çekinmezler.







[1] Ahzâb, 33/39




[2] Bkz. Şevkânî, Fethu’l-Kadîr, Beyrut, 1994, IV, 356




[3] Kalem, 68, 4.




[4] Muvatta, Hüsnü’l-Huluk, 8; Ahmed b. Hanbel, II, 381.




[5]
Kalem, 68/8-14.




[6] Bkz. Hazin, Lübâbu’t-Te’vîl, Beyrut, ts. VI, 327; Nesefî, Medârikü’t-Tenzîl, Beyrut, ts. VI, 327-328.




[7] Bkz. Hazin, a.g.e., VI, 327; Nesefî, a.g.e., VI; 327




[8] Elmalılı, Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, Sadeleştirenler, İsmail Karaçam ve arkadaşları, Almanya, ts. VIII, 268-269