عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ مَسْعُودٍ رضي الله تعالى عنه قَالَ:
خَطَّ لَنَا رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَوْمًا خَطًّا ثُمَّ قَالَ:
هَذَا سَبِيلُ اللَّهِ ثُمَّ خَطَّ خُطُوطًا عَنْ يَمِينِهِ وَعَنْ شِمَالِهِ ثُمَّ قَالَ هَذِهِ سُبُلٌ عَلَى كُلِّ سَبِيلٍ مِنْهَا شَيْطَانٌ يَدْعُو إِلَيْهِ ثُمَّ تَلَا (وَأَنَّ هَذَا صِرَاطِي مُسْتَقِيمًا فَاتَّبِعُوهُ وَلَا تَتَّبِعُوا السُّبُلَ فَتَفَرَّقَ بِكُمْ عَنْ سَبِيلِهِ)
ANLAMI:
Abdullah İbni Mes’ûd’tan (r.a) rivayet edildiğine göre şöyle demiştir:
-Bir gün Resûlullah sallallahu aleyhi ve selem bizim için bir çizgi çizdi ve buyurdu ki;
“Bu, Allah’ın yoludur.” Sonra o çizginin sağına ve soluna bir takım çizgiler daha çizdi ve ;
“bunlarda yollardır. Her yolun başında bir şeytan bulunur ve insanları bu yollara çağırır.” buyurduktan sonra: “Şüphesiz bu, benim dosdoğru yolumdur. Buna uyun. (Başka) yollara uymayın. O yollarlar sizi Allah’ın yolundan ayırır. İşte sakınmanız için Allah sizlere bunları emretti.” (En’âm 6/153)) mealindeki ayeti okudu (kaynak: İbni Mâce, Mukaddime 11; Dârimî, Mukaddime 23)
AÇIKLAMA:
Hadiste yer alan ifade ayette geçen ifade ile aynıdır. Buda hadislerin bir kısmının âyetlerin anlamını tekrar etmek suretiyle desteklediğini göstermektedir. Zira bazı hadislerde sahabenin hadisi naklettikten sonra; “sonra Resûlullah şu âyeti okudu” veya; “isterseniz şu âyeti okuyun dedi” şeklinde ifadelere yer verdiği görülür. Bu, sünnetin Kur’an’la olan münasebetinin üç kısmından biridir. Diğer ikisi ise, müşkil olan âyetleri tefsir etmesi, mücmel olanlarını açıklaması ve genel olan âyetleri özel kılması ve Kur’an’da olmayan bir hükmü tayin etmesidir.
Gerek âyette gerekse hadiste yer alan ifadelerden en çok dikkat çekeni ise şudur: Yol Allah’a izafe edildiğinde yani Allah’ın yolu tekil olarak ifade edilirken şeytanların başlarında oturup insanları çağırdıkları bâtıl yollar çoğul olarak ifade edilmiştir. Buda göstermektedir ki, insanı Allah’a götüren yol tektir ve dosdoğrudur. Bu tek ve dosdoğru olan yol, “sırât-ı müstakîm” olarak tanıtılmıştır. Kur’ân-ı Kerîm’de es-Sırâtu’s-seviyy; düz yol, Sevâu’s-sırât; yolun doğrusu, Sebîlü’r-reşâd; murada erdiren yol gibi farklı isimlerle de anılan “sırât-ı müstakîm”, ilâhî nimete ermişlerin yolu, Allah’ın yolu, İslâm dini, Allah’a kulluk, sünnetu’llah, Hz. İbrahim’in dini, adalet gibi çeşitli manaları içermektedir.
Hadiste dikkat çeken bir diğer ifade ise, başında şeytanların oturup insanları davet ettikleri câzip yolların “sırât-ı müstakîm”in sadece solunda değil, sağında da olduğudur. Bu, bâtıl ve yanlış için sağ-sol ayırımı yapmanın doğru olmayacağını, bâtılın ve yanlışın sağdan da soldan da insanın önüne çıkabileceğini, onu hak yoldan saptırabileceğini, insanların hoşuna giden, yümün ve bereket demek olan sağ kavramının maske olarak kullanılmasının diğer bir bâtılı masum göstermeye yetmeyeceğini ortaya koymaktadır.
Bu yolun yolcuları bizden önce Hrıstiyanlar, onlardan öncede Yahudiler’di. Her iki toplulukta bu yoldan saptılar. Yahudiler bildikleriyle amel etmemeleri sebebiyle, Hristiyanlar ise bildiklerini yanlış uygulamaları sebebiyle saptılar. İslâm toplumu içerisinde bildiği ile amel etmeyen âlimler ile sünnet bilgisi kıt olan cahil âbidler sırât-ı müstakîmden saptıran iki tehlikeli grup olarak varlığını sürdüreceklerdir. Bu konuda Süfyan b. Uyeyne: “Âlimlerimizden saptıranlarda Yahudiler’e; âbidlerimizden saptıranlarda da Hıristiyanlara bir benzerlik vardır” derken, başka bir İslâm âlimi; “Bildiği ile amel etmeyen âlimin, bilgisiz amel eden âbidin fitnesinden sakının. Zira bunların fitnesi; her sapığın sapıklık sebebidir” demiştir.
Allah yolunun yolcuları olan Müslümanlar için “sırat-ı müstakîm”e sahip olmak kadar bu yolun önündeki aslî ve fer’î (yardımcı) düşmanların kimler ve neler olduğunun bilinmesi de önem arz etmektedir.
ASLÎ DÜŞMANLAR:
1. ŞEYTAN: Şeytan müminin dünyası ile ilgilenmez. Onun hedefi müminin imanıdır. Bundan dolayıdır ki, mümini imanından edinceye kadar pusuda bekler. Taktikleri ise; insanlara yaptıklarını güzel göstermek, bir takım kuruntulara sevk etmek, hilkati değiştirmek, kötülük ve fuhşiyatı teşvik etmek, münakaşa ortamı oluşturmak, insanları fakirlikle korkutmak, yalan söylemek ve yalan yere yemin etmek. Yardımcıları ise; kâfirler, şehvetlerine uyanlar, sapık önderler ve insanın dört büyük düşmanından biri olan nefisdir.
2. EHL-İ KİTAB: Kur’ân-ı Kerîm peygamberler ve onların verdiği tevhid mücadelesinden uzun uzadıya bahsetmiş, sapan ve bu yüzden helâk olan ümmetlerin durumlarını ibret alınması için gözler önüne sermiştir. Yine Kur’ân-ı Kerîm’in “Allah’ın gazabına uğramış” ve “sapıklar” olarak tanıttığı Musevî ve İsevî’lerin de sırât-ı müstakîm önündeki aslî düşmanlar biri olduğunu Müslümanların bilmeleri gerektiğine sık sık dikkat çekmiştir
3. BİD’ATLAR: Bid’atlar, devamlılık ve sadelikten usanan bu yüzden de sürekli yenilikler arayan insanın tabiatına uygun düştüğü için toplumda ilgi görmektedir. Bid’atların toplum içinde revaç bulmasında, bid’atın câzibesi, bid’atçıların gayret ve propagandaları yanında bid’atlarla yeterince mücadele etmeyen islâm âlimlerinin de sorumlulukları vardır.
YARDIMCI DÜŞMANLAR:
Değerli şeylerin düşmanları çok olur. Bir insanın sahip olduğu değerler kadar onları muhafaza etmesi de bir o kadar önemlidir. Sonu cennetle bitecek olan Allah yolunun önündeki düşmanlar elbette ki bunlardan ibaret değildir. Bu aslî düşmanlara yardım eden, onların işini kolaylaştıran diğer düşmanlar da vardır. Bunlara (fer’î) yardımcı düşmanlar diyoruz.
Bunlar:
-Cehâlet ve taassub
-Mübalağa/Aşırılık ve ölçüsüzlük
-Tefrika
-Karşı çıkıp tanınma psikolojisi
-Yorumda cür’etkârlık
-Sekülerizm/Lâisizm den ibarettir.
kaynak:Darulhadis




Alıntı ile Cevapla
